
Sevinç Sönmez
Son Federal parlamento seçimlerinde her beş kişiden biri oyunu AfD’ ye verdi. AfD’ye oy veren kadınların sayısı ise yüzde 10 artarak, yüzde 18’e çıktı. Bu pazar seçim yapılsa, son anketlere göre AfD yüzde 25–27 oy oranıyla mecliste ikinci parti durumunda. 3 Mart’ta Baden Württemberg, Bavyera ve Hessen eyaletlerinde olmak üzere bu yıl, beş farklı eyalette daha parlamento seçimleri yapılacak ve bazı eyaletlerde AfD’nin birinci parti olma ihtimali yüksek. Aşırı sağcı olduğu Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından da tescillenmiş ve yasaklanması tartışılan AfD’nin bu yükselişi Almanya’daki tüm toplumsal dengeler açısından son derece kaygı verici. Daha da çarpıcı olan ise, istisnasız her alanda kadın karşıtı bir programa sahip olan bu partinin kadınlar tarafından da desteklenmesi ve aktif biçimde taşınması.
Neoliberalizm, ırkçılık ve kadın düşmanlığı el ele
AfD’nin ekonomik programı tüm işçi ve emekçi kesimlere karşı sert bir neoliberal çizgi izliyor. Zenginlerden alınan vergilerin düşürülmesi, yoksullara verilen sosyal yardımların kesilmesi, devletin sosyal sorumluluklardan çekilmesi partinin temel vaatleri arasında. Bu politikaların en ağır sonuçlarını ise yine kadınlar yaşıyor.
AfD, göçmenlere, sığınmacılara, engelli bireylere, LGBTİ’ lere, işsizlere ve evsizlere yönelik ırkçı söylemleriyle biliniyor. Ancak partinin hedefinde yalnızca “ötekiler” yok. Parti programında yerli Alman kadınlara dair de son derece net ve gerici talepler bulunuyor: Kadınlar geleneksel rollere uymalı, evin ve ailenin bakımını üstlenmeli, mümkün olduğunca çok çocuk doğurmalı ve yaşamlarını ailesinin ve ülkesinin ihtiyaçlarına adamalı.
‚Kadınsı‘ kamuflaj: Tesadüf değil, strateji
Bitzan piramidine göre, aşırı sağcı şiddet olaylarına karışan kadınların oranı yüzde 10, aşırı sağcı partilere üye olan kadınların oranı yüzde 20, kadınların aşırı sağcı örgütlere katılımı yüzde 10-33, aşırı sağcı partilere oy veren kadınların oranı yaklaşık yüzde 33 ve aşırı sağcı fikirlere sahip kadınların oranı ise yaklaşık yüzde 50 düzeyinde.
Federal Meclis’te yalnızca yüzde 11,8 kadın milletvekiliyle en düşük kadın oranına sahip parti AfD. Buna rağmen fraksiyon başkanı ve aynı zamanda başbakan adayının bir kadın olması tesadüf değil. Bu durum, pek çok aşırı sağcı ve sağ popülist partide olduğu gibi AfD’nin de bilinçli bir stratejisi. Susanne Kaiser, “Politik Erkeklik: Inceller, Muhafazakârlar ve Otoriterler Patriarkayı Nasıl Harekete Geçiriyor?” adlı kitabında bunu şöyle açıklıyor: “Sağcı popülist partiler ılımlı ve modern görünmek için kadın yüzlere ihtiyaç duyarlar; aksi takdirde seçilemezler.”
Aşırı sağcı yapıların nispeten esnek örgütlenmesi ve Alice Weidel örneğinde olduğu gibi çelişkili görünen yaşam tarzlarına mümkün olduğunca alan açabilmesi, kadınlar için AfD gibi partilerde ve örgütlerde farklı pozisyonlarda yer alma ve yükselme imkânı sunuyor. Marine Le Pen, Giorgia Meloni ve Beata Szydło bu stratejinin Avrupa’daki bilinen örnekleri. Bu kadınlar, partilerinin insanlık düşmanı, ırkçı, cinsiyetçi ideolojisini aktif savunuyor, normalleştiriyor ve meşrulaştırıyorlar. Ataerkil ve otoriter bir düzen tasavvurunun taşıyıcısı olarak cinsiyetçilik eleştirilerine karşı bir kalkan işlevi görürüyorlar.
Kadınlar neden aşırı sağda yer alıyor?
Aşırı sağcılık uzmanı Michaela Köttig, kadınların aşırı sağcı yapılarda önemli roller üstlendiğini ve bunu büyük ölçüde ideolojik anlamda inanarak yaptıklarını vurguluyor. Ancak kadınların ırkçı tutumları çoğu zaman ya görmezden geliniyor ya da hafife alınıyor. Bunun nedenlerinden biri, toplumda hâlâ güçlü olan “barışçıl, saldırgan olmayan kadın” klişesi. Ayrıca kadınların politikayla ilgilenmedikleri varsayılarak sağcı çevrelerin annelik rolünü sözde yüceltmesi nedeniyle bu hareketlere “kandırılarak” ya da “takılarak” dahil olduğu düşünülüyor. Ancak bu varsayım gerçekleri tam olarak yansıtmıyor.
Resmi kayıtlara göre aşırı sağcı suçların yalnızca yüzde 10’u kadınlar tarafından işlenmiş olsa da, bu oranın gerçekte daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. Sağcı kadınlar sağcı erkeklere kıyasla daha az fiziksel şiddet eylemine karışsa da, ırkçı ve otoriter tutumları gibi, şiddet potansiyelleri de hiç küçümsenecek gibi değil.
Aile geçmişi, çevre ve sosyal alanlar
Köttig’e göre kadınların sağcı ve ırkçı ideolojilere yönelmesi değişik faktörlerin bir araya gelmesiyle mümkün oluyor: Nasyonal Sosyalizme dayanan ve işlenmemiş aile biyografileri, büyükanne/ büyükbabayla kurulan özdeşleşmeyi mümkün kılan ailevi koşullar ya da sağcı bir çevrede bu özdeşleşmenin yeniden üretildiği bir aile ve okulda ya da arkadaş çevresinde yönlendiren bir arkadaş, çevre. Ve her durumda, sağcı fikirlerin hayat bulduğu bir sosyal alan gerekiyor. Bu alanlar yalnızca aşırı sağcı partiler ve bilinen sağcı örgütlerle sınırlı değil elbet.
Toplumu içeriden dönüştürme hedefi
1990’ların sonlarından itibaren aşırı sağın stratejisi toplumdan kopmak değil aksine onu içeriden ele geçirmek oldu. AfD ve Pegida gibi yapılar da gönüllü itfaiyelerde, mahallelerde ve veli temsilciliklerinde vbç nefret içeren fikirlerini toplumun geniş kesimlerine daha rahat yaygınlaştırmaya başladılar. Kadınlar ise erkeklere oranla politik düşüncelerini kılık ve kıyafetleriyle yansıtmadıkları için sempatik ‚kaygılı anne‘, ‚sadık eş‘, ‚barışçıl kadın‘ rollerinde daha rahat dialog kuruyorlar, mesela el işi, örgü gruplarında ya da internet platformları gibi ortamlarda‚ ırkçı, milliyetçi-muhafazakar Alman kadın‘ rollerini (Tradewife) normalleştirerek besleyip büyütüyorlar. Mesela kürtaj karşıtı hareketlerin görünür yüzünü çoğu zaman kadınlar oluşturuyor. Yürüyüşlerde en önde yürüyor, konuşmaları okuyor, bilgilendirme stantlarında ve kamusal görünürlükte çoğunlukla kadınlar yer alıyor ve zaman zaman son derece sert bir üslup kullanıyorlar.
AfD’nin kadınlara biçtiği rol
AfD’nin programında kadınlar ev kadınlığı ve annelik rollerine indirgenerek bu alanlara hapsediliyor. İş ve aile yaşamının uyumlu hâle getirilmesi talebi eleştiriliyor, kürtaj hakkı bütünüyle reddediliyor ve mevcut hamilelik danışmanlığı yasasının daha da sertleştirilmesi isteniyor. AfD’ye göre kadınlar çalışma yaşamında ayrımcılığa uğramıyor. Kadınlar ve erkekler arasındaki yüzde 16’lık ücret farkı, Gander Pay Gap inkâr ediliyor, “Equal Pay Day” in kaldırılması, kadın ve eşitlik bürolarının kapatılması, kadın kotalarının ve Federal Eşitlik Yasası’nın feshedilmesi talep ediliyor. Tüm eşitlik politikalarının “biyolojik nedenlerle başarısız olmaya mahkûm” olduğu iddia ediliyor.
AfD’nin net taleplerinden biri de sorunlu ‘kitlesel göç yerine göçmen kökenli olmayan Alman ailelerin daha fazla çocuk’ yapması. Aile politikalarında etnik açıdan homojen bir nüfusun ideal imajı ve ırkçı bir toplum anlayışını savunan AfD, sadece çocuk sahibi heteroseksüel kadın ve erkeğin birlikteliğini tanıyor, tek ebeveynli ve karma aileleri ve göçmen aileleri aile kavramı ile eş değerde görmüyor.
Devletin sosyal güvenlikten tamamen çekilmesi ve böylelikle geleneksel ailenin güçlendirilmesi gerektiğini savunan AfD hastalık, işsizlik, emeklilik ya da bakım gerektiren durumlarda aile fertlerinin birbirlerine sahip çıkmasını istiyor, aile yardımı ve desteği olmayanları ise sosyal sorunlarıyla başbaşa bırakıyor.
Eşitlik değil, geriye dönüş
AfD, büyük mücadelelerle kazanılmış işçi haklarını, kadın haklarını ve kazanımlarını ortadan kaldırmak istiyor. Eşitlikten yana her türlü talebi reddediyor; kadınların kamusal alanın ve çalışma yaşamının sistematik olarak dışına itilmesini savunuyor. Bu toplum modelini AfD de dahil olmak üzere aşırı sağ yeni keşfetmedi elbet. Milyonlarca insanın katledildiği 20. Yüzyıl faşizminden beslendiklerini cinsiyetlerinden bağımsız kendileri de ırkçı söylemleri ve talepleriyle beyan ediyorlar zaten.
Kadınların AfD’de aradığı her neyse, orada bulacakları kesinlikle daha iyi bir yaşam ve çalışma koşulları, barış ve çocukları için iyi bir gelecek değil dolayısıyla özgürlük ve eşitlik hiç değil. Çünkü faşizm ne insanlığa ne de kadınlara nefretten, yıkımdan ve acıdan başka bir şey vermemiştir, veremez!.
