Daha fazla. daha da fazla, hiç hasta olmadan daha da fazla çalış!

Pelin Şener

CDU/CSU’nun çalışma yaşamına yönelik planları sosyal güvenlik sisteminden çalışma sürelerine kadar geniş bir alanda devam ediyor. Bu bizim için daha kötü yaşam ve çalışma koşulları anlamına geliyor.

Son haftalarda kamuoyunda “yarı zamanlı yaşam tarzı” (“Lifestyle-Teilzeit”) üzerinden tartışmalar yapılıyor. CDU/CSU’nun “Orta Ölçekli İşletmeler ve Ekonomi Birliği” (MIT), CDU kongresine sunduğu öneride, yarı zamanlı çalışma hakkının kaldırılmasını talep etti. Bu taleplerin gerekçesi olarak, özellikle kadınların işgücüne katılımının artırılması gösteriliyor.
Almanya’da yarı zamanlı çalışma, 1980’lerin ortalarına kadar oldukça sınırlıydı. Ancak yükselen işsizlik ve iş yoğunluğu, işçilerin 35 saatlik çalışma haftası için mücadeleye başlamasına yol açtı. Sermaye ve partiler, bu mücadeleye karşılık olarak farklı çalışma modelleri geliştirdi. Bunlardan biri olan “job-sharing” modeli, tam zamanlı bir işin iki ya da üç işçi arasında bölünmesine dayanıyordu. Özellikle kadınların bu tür işlerde çalışması destekleniyordu; çünkü sermaye temsilcilerine göre kadınlar ev geçindirmiyor, sadece hane gelirine “katkı” sağlıyordu. Bu yaklaşım, kadınların geleneksel rollerine sıkışmasını da teşvik ediyordu.
Günümüzde Almanya’da çalışanların %40,1’i (yaklaşık 16,9 milyon kişi) yarı zamanlı işlerde çalışıyor. Çalışma yaşamında olan kadınların yüzde 49’u yarı zamanlı işte çalışıyor. Yarı zamanlı işlerde çalışanların yüzde 78’ini kadınlar oluşturuyor. Çalışma yaşamında olan erkek işçilerin ise yüzde 12’si yarı zamanlı işlerde çalışıyor.

Yarı zamanlı çalışan kadınların %17’si tam zamanlı iş bulamadıkları, %45’i ise çocuk bakımı gibi olanakların eksikliği nedeniyle bu şekilde çalışmak zorunda olduklarını belirtiyor. Bu durum, özellikle kadın işçilerin ekonomik bağımsızlıklarını sınırlıyor ve onları birden fazla işte çalışmaya zorluyor.

Nitekim Alman Kadın Konseyi de tam bu nedenle bu talebi eleştiriyor. Konsey devletin, iş ve aile yaşamı uyumunu sağlamak için yeterince çaba göstermediği, kadınların bu nedenle haftalık çalışma saatlerini azaltarak – bunu da genellikle kendi gelirleri, emeklilik maaşları ve kariyer fırsatları pahasına telafi ettiği dile getiriliyor. Alman Kadın Konseyi başkan yardımcısı Anja Weusthoff şunları söylüyor:
“CDU’nun ekonomi kanadından gelen bu girişim, işlerinin yanı sıra çocuk yetiştiren, yakınlarına bakan veya gönüllü olarak çalışan herkese bir hakaret niteliğindedir. Özellikle annelerin, işlerinde daha fazla çalışmak istedikleri kanıtlanmıştır, ancak destek eksikliği nedeniyle bunu başaramamaktadırlar: Almanya’da yaklaşık 300.000 kreş yeri eksikliği vardır, kısa süreli bakım yerleri de yetersizdir. Bu konuda federal ve eyalet hükümetlerinin acilen harekete geçmesi gerekiyor.
Nitelikli işgücü eksikliği, insanları daha uzun çalışma saatlerine zorlayarak giderilemez. Daha iyi çerçeve koşulları gereklidir. Buna, bakım altyapısının tutarlı bir şekilde genişletilmesi ve erkeklerin bakım işlerinde daha fazla sorumluluk üstlenmeleri için hedefli bir yaklaşım da dahildir. Daha yüksek ebeveyn ödeneği, bakım süreleri için ücret ikamesi, güvenilir çocuk bakımı, herkes için köprü yarı zamanlı çalışma ve yarı zamanlı çalışmadan gerçek bir geri dönüş hakkı da buna katkıda bulunacaktır. Mücadeleyle kazanılmış işçi haklarına yönelik saldırılar kimseye fayda sağlamaz.“

Gerçeklerle çelişiyor
Sermaye ve hükümet, uzun süredir çalışma sürelerine yönelik düzenlemeleri gündemde tutuyor. Başbakan Friedrich Merz, çalışanları tembellikle suçlayarak, çalışma saatlerinin haftalık bazda esnek bir şekilde düzenlenmesini öneriyor. Merz, “Herkes daha fazla çalışmalı” diyerek, günlük 8 saat sınırlamasının kaldırılmasını savunuyor. CSU Başkanı Markus Söder ise haftada bir saat fazla çalışmanın ekonomiye büyük katkı sağlayacağını iddia ediyor. Söder ayrıca, telefonla rapor alma uygulamasının kaldırılmasını ve 63 yaşında emeklilik hakkının kademeli olarak sonlandırılmasını talep ediyor.
Ancak bu söylemler, Almanya’daki gerçeklerle çelişiyor. Kadınların yüzde 74’ü erkeklerin ise yüzde 81’i çalışma yaşamında bulunuyor. Ekonomik büyüme durgunluk ve cüzi daralma arasında gidip gelirken, resmi işsizlik rakamı 3,06 milyon, gizli işsizlerle birlikte ise 4,3 milyona ulaşıyor. İşçilerin “az çalıştığı” iddialarına rağmen, 2025’in ilk üç çeyreğinde kişi başına 19,9 saat fazla mesai yapılmış durumda. Üstelik bu fazla mesainin yalnızca 8,4 saati ücretlendirilirken, 11,5 saatlik kısmı ücretsiz olarak gerçekleştirilmiş.
2024’te ise 638 milyon saat fazla mesai ücreti ödenmemiş. İşgücü Piyasası ve Meslek Araştırmaları Enstitüsü’nün (IAB) hesaplamalarına göre, 2024 yılında 1,2 milyar saat fazla mesai yapıldı, bu da 750.000’den fazla tam zamanlı iş pozisyonuna denk geliyor. 638 milyon saat fazla mesai (yüzde 53,6) ücreti ödenmedi.
DGB tarafından 2020-2024 yılları için yapılan bir anket çalışanların yüzde 44’ünün sözleşmede belirtilenden daha uzun süre çalıştığını ve yüzde 15’inin çok sık veya sık sık normal çalışma saatleri dışında çalıştığını ortaya koydu.
Tam zamanlı çalışanların yüzde 10’u fazla mesai nedeniyle haftada 48 saatten fazla çalışıyor ve bu, birçok sağlık sorununa yol açıyor.
Ver.di sendikası da hükümetin çalışma saatlerinin uzatılmasıyla ilgili planlarını eleştiriyor.
“Yasal olarak belirlenen 8 saatlik çalışma günü normu kaldırılırsa, günlük 13 saate kadar çalışma süresinin yeni standart haline gelme tehlikesi vardır. Günlük çalışma süresinin sınırlandırılması, yalnızca mevcut 11 saatlik asgari dinlenme süresi ve 10 saatten fazla çalışma süresi için zorunlu olan 45 dakikalık dinlenme molaları ile sağlanabilir.
Haftalık maksimum çalışma süresi talebi, “24 saat çalışmaya hazır olma” ve kalan boş zamanla sağlığı tehlikeye atar ve insanlara dinlenmek için nefes alacak zaman bırakmaz.
Birçok çalışan şimdiden sınırlarına ulaşmış durumda. Günlük çalışma süresinin daha da uzaması, fiziksel ve psikolojik olarak çok yorucu işlerde çalışan birçok çalışan için ölümcül olacaktır. Örneğin, bakım veya dağıtım sektöründe çalışan birçok çalışan, aksi takdirde işlerini yapamayacakları için çalışma süresini zaten kısaltmıştır.”

Bütün haklara saldırılar gündemde
CDU Ekonomi Konseyi’nin, “Almanya’da İşçiler için Ajanda” başlıklı altı sayfalık metninde işçilerin sosyal haklarının kısıtlanması ve sermaye lehine düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerektiği belirtiliyor. İşsizlik ödeneğinin 12 ayla sınırlandırılması, annelik dönemi emekliliği ve erken emeklilik haklarının kaldırılması, emeklilik yaşının yaşam beklentisine bağlanması gibi öneriler dikkat çekiyor. Ayrıca, diş bakımı sağlık sigortası kapsamından çıkarılmak, evden işe giderken gerçekleşen kazalar ise yasal kaza sigortası dışında bırakılmak isteniyor.
Bu düzenlemelerin hayata geçmesi durumunda, milyonlarca insanın sosyal güvenceden yoksun kalması kaçınılmaz görünüyor. 2023 yılı sonunda Almanya’da yaklaşık 5,7 milyon kişi SGB XI kapsamında “bakım gerektiren kişi” olarak sınıflandırılmıştı. Bunların yaklaşık 5,24 milyonu bakım sigortası hizmetleriyle aktif olarak destekleniyordu. Yüzde 83’ün üzerinde bir çoğunluğun (yaklaşık 4,4 milyon) evde genellikle kadınlar tarafından bakımı yapılırken, yaklaşık yüzde 16’sının (843.000) bakım evlerinde yatılı bakımları yapılıyor. “Bakım sigortasına bu haliyle gerek yok” demek milyonlarca insan için zorlu bir sürecin başlaması anlamına gelecek.
Ancak CDU Ekonomi Konseyi, bakım sigortasının kısıtlanmasını ve yalnızca kısmi hizmet sunmasını öneriyor. Bu, milyonlarca insanı kendi kaderine terk etmek anlamına geliyor.
Federal İstatistik Dairesi 2022 verilerine göre kadınlar haftada yaklaşık 30 saatini bakım ve ev işlerine ayırırken, erkekler bu sürenin yaklaşık yüzde 21’ini ayırıyor.
Hastalık bildirimleriyle ilgili iddialar da gerçekleri yansıtmıyor. Ekim 2025’te yapılan çeşitli anketlere göre, tüm iş göremezlik belgelerinin yüzde 0,8 ila 1,2’si telefonla hastalık bildirimi yoluyla yapılmış.. Ankete katılanların yüzde 29’u bu imkânı şimdiye kadar bir veya birkaç kez kullanmış.
Sermaye ve hükümetin işçi haklarına yönelik saldırıları, sosyal güvenlik sisteminden çalışma sürelerine kadar geniş bir alanda devam ediyor. Sendikaların etkisizliği, işçilerin haklarını savunmada ciddi bir boşluk yaratıyor. Kazanılmış haklarımızı korumanın, yaşam ve çalışma koşullarımızı ağırlaştıran bu planlara karşı çıkmanın yolu da mücadele etmekten geçiyor.

, ,