
Narin Arslan/Beyza Türkmen
DJB’nin “Göçmen Kökenli Kadın Avukatlar” ağından Narin Arslan ve Beyza Türkmen geçen haftalar çokça tartıştığımız “Göçü “Sınırlama Yasasını” değerlendirdi.
Sığınma ve göç konusundaki tartışmalar, CDU’nun Ocak 2025’teki siyasi kırılma ile yeni bir tırmanış aşamasına ulaştı. Friedrich Merz tarafından başlatılan ve sağcı, ırkçı ve ayrımcı fikirlerin “5 Maddelik Plan” ve “Zustrombegrenzungsgesetz” (Göçü Sınırlama Yasası) isimli yasanın Federal Meclis’ten geçirilmesi için AfD ile yapılan bilinçli işbirliği dikkat çekiciydi. Ancak bu girişim esasen sembolik bir nitelikteydi; Merz, en geç Federal Konsey’de gerekli çoğunluğu sağlayamayacağını biliyordu.
Merz’in planı ve yasası, sığınma ve ikamet hukukunda bir dizi ciddi sertleştirmeyi içeriyordu. Bunlardan bazıları:
– Geçerli giriş belgeleri olmayan kişiler için fiili bir giriş yasağı.
– Sınırdışı edilmesi gereken kişilerin derhal hapsedilmeleri.
– Suç işleyen ve tehlike arz edenlerin, sınır dışı edilme veya gönüllü olarak ülkelerine dönüşlerine kadar süresiz sınır dışı hapsinde kalmaları.
– Alman sınırlarında sürekli sınır kontrolleri.
– Federal polisin yetkilerinin genişletilmesi.
– İkincil korunma hakları olanlar için aile birleşiminin kaldırılması.
Göç politikalarıyla ilgili bir zorunluluk olarak pazarlanan şeyin, detaylı incelendiğinde hukuken tartışmalı ve pratikte uygulanması mümkün olmayan bir girişim olduğu ortaya çıkıyor. Geçerli giriş belgeleri olmayan kişilerin girişine izin verilmemesi planı, uluslararası hukuk kapsamında geri göndermeme ilkesine aykırıdır. Buna göre hiç kimse temel insan hakları ihlalleri tehdidi altında olduğu bir ülkeye geri gönderilemez. Bu, bir kişiye otomatik olarak sığınma hakkı vermese de, bu kişiye potansiyel bir takibatçı devletten korunma ve taleplerinin incelenmesi hakkını verir. Bu hak, diğerlerinin yanı sıra Cenevre Mülteci Sözleşmesi’nin 33. maddesinde yer almakta ve İşkenceye Karşı Sözleşme ile özel olarak korunmaktadır. Aynı zamanda bu ilke, belge eksikliği nedeniyle herhangi bir kişinin genel olarak reddedilmesini yasaklayan katı Avrupa koruma standardı tarafından da desteklenmektedir. Ülkeyi terk etmek zorunda kalan kişilerin zorunlu olarak gözaltında tutulmasını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. Maddesi (özgürlük hakkı) ile bağdaştırmak da zor olacaktır. Almanya, sığınmacıları genel olarak reddetmekle, iltica işlemlerinin sorumluluğunun kontrol edilmesini öngören Avrupa Dublin III Yönetmeliği kapsamındaki yükümlülüklerine de karşı gelmektedir.
Bilhassa sorunlu bir nokta, cezai suç işlemiş mültecilerin sınır dışı edilmesinin tekrar tekrar talep edilmesidir. Bir hukuk devletinde, cezai suçlar keyfi sınır dışı etme yoluyla değil, anayasal yargılama yoluyla hukuka uygun bir şekilde cezalandırılmalıdır. Ceza olarak sınır dışı edilmeyi talep edenler sadece hukuk devletinin temel ilkelerini görmezden gelmekle ve insanların zulüm, işkence ve hatta ölüm riski altında oldukları ülkelere geri gönderileceklerini kabul etmekle kalmıyor, aynı zamanda sorunu kendilerinden ötelemiş oluyorlar. Yasa tasarısında özetlenen sınır dışı etme fantezileri, örneğin Afganistan’da Taliban ile bir geri kabul anlaşmasının olmaması veya federal polisin kapasite yetersizliği (ve yetkilerin genişletilmesinin temel haklarımız için ne anlama geldiği sorusu) nedeniyle sadece pratikte başarısız olmakla kalmıyor, aynı zamanda anayasa, Avrupa hukuku ve uluslararası hukukla da çelişiyor. Almanya’nın kapsamlı sınır koruması, sadece istisnai durumlarda Avrupa iç sınırlarında sınır kontrollerine izin veren Schengen Sınır Yasası ile de bağdaşmıyor.
İkincil korumadan yararlanan kişiler için planlanan aile birleşiminin iptali endişeleri daha da arttırmaktadır. Araştırmalar, ailelerin kalıcı olarak bölünmelerinin büyük acılara yol açtığını ve entegrasyonu daha da zorlaştırdığını göstermektedir.
Aile üyeleri ile ilgili endişeleri olan biri nasıl dil veya iş üzerine konsantre olabilir? Bu uygulama zaten ayda 1.000 kişiyle sınırlıdır ve bu da anayasa hukuku açısından tartışmalıdır. Anayasa’nın 6. Maddesi evlilik ve aileyi ve dolayısıyla aile birleşimi hakkını korumaktadır. Bu durum, aile birleşiminin entegrasyona katkıda bulunması ve yapılar üzerindeki yükü hafifletmesi nedeniyle “Göçü Sınırlama Yasası’nın” amacına da zarar verecektir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) halihazırda aile birleşiminin süresiz olarak askıya alınmasının Avrupa hukukuna aykırı olduğuna hükmetmiştir. AB Aile Birleşimi Direktifi (2003/86/EC) de, mültecilerin sosyal ve ekonomik istikrarı için aile birleşiminin önemini vurgulamaktadır.
Bu yasaklardan etkilenen kişilerin genellikle en savunmasız gruplar – savaş veya kriz bölgelerinde korumasız kalan kadınlar ve çocuklar – olması özellikle ironiktir. Askıya alma durumu, bu insanların tehlikeli kaçış yollarına yönelmelerine ve insan tacirlerinin kucağına itilmesine yol açacaktır. Cinsiyete dayalı şiddetin Almanya’da bir koruma nedeni olarak kabul edilmemesi – İstanbul Sözleşmesi’nin aksine – güvenli olduğu varsayılan bir üçüncü ülkeden veya menşe ülkesinden gelmeleri durumunda koruma haklarının azalmasına neden olmaktadır. Her ne kadar fiziksel, psikolojik, cinselleştirilmiş ve aile içi şiddetten etkilenmeye devam etseler de.
Türkçe bir atasözü der ki: “Bir deli kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış.” Evet, göç konusunda toplumsal bir tartışmaya ihtiyacımız var. Dürüst ve duygusal olabilir, ancak “yabancıların” sözde tehdidi gibi zehirli bir dogmayı içermeyen bir tartışmaya.
Özellikle yapısal alandaki sorunlar ve zorluklar üzerine konuşmamız gerekiyor. Öncelikle de mali açıdan aşırı yük altında olan ve bir yandan entegrasyon görevini üstlenirken bir yandan da diğer görevleri yerine getirmek zorunda olan belediyeler üzerine. Mülteciler için sözde para varken, tüm vatandaşların altyapısı için para olmadığında, haset tartışmaları ortaya çıkıyor. Bunun üzerine acilen konuşmamız gerekiyor. Ya da travma geçirmiş insanlar için psikososyal tesislere erişim üzerine. Bu tesisler için ekipman ve kapasite yaratılması üzerine. Gönüllü çalışanlara profesyonel destek verilmesi üzerine. Mültecilere daha hızlı çalışma izni verilmesi üzerine. Taşı çıkarmak için sadece zeki insanlara değil, aynı zamanda empati, dayanışma ve anlayışa da ihtiyaç var. Gelin bu işe birlikte el atalım.
